AVATAR (2009):
Senaryo: Klişe bir konuya sahip filmin olay akışı da öyle oluyor maalesef. Klişe başlayan, klişe devam eden ve klişe bir şekilde biten klişe bir film. Bazı senaristler vardır ki bu klişeleri veya basit hikayeyi güzel bir kurgu ve anlatım biçimiyle harmanlayıp ortaya iyi bir film çıkarırlar. Cameron'un Avatar'ı (yukarıda da söylenmiş) 11 Oscarlı Titanic'ten pek farkı yok. Cameron hikaye ve senaryo konusunda orijinal olmak için çaba sarfetmemiş. Daha evvel Kurtlarla Dans ve Yeni Dünya'da işlenen konu birebir olarak burada da işlenmiş. Keşke teknolojisine gösterdiği yeniliği biraz da hikaye ve senaryoya da gösterseydi. Bu açıdan ekürisinin arkasında kalan bir yapım olmuş. Zira "New World"de Terrence Mallick sade bir biçimde, iyi bir şekilde işlemiş Avatar'ın işlediklerini. Dileyenler iki filmi de izleyip Avatar'ın özgün olmadığını (senaryo-hikaye bakımından) görebilirler. TMallick'in "New World"ü kızılderililerin katliamına, İngilizler'in yobaz ve barbarlığına, çevreyi katletmelerine buna karşın kızılderililerin çevreden her anlamda faydalanmalarına ve onu kutsal saymalarına teknolojisiz, basit bir dille ve etkileyici (çoğu zaman da sıkıcı) bir şekilde değinmişti. Avatar'da da bu durum aynen devam ettiriliyor. Senaryodan sınıfta kalıyor Cameron gözümde maalesef.
Film: Filmin klişelere boğulduğunu söylemiştik. Ama zaten Cameron senaryoyu değil teknolojiyi önemseyen birisi. Açıkçası Terminator'ü yaratan bir kişiden daha zekice, daha orijinal bir film beklerdim. Film adeta eldeki teknolojiyi içindeki klişeleri, olmamışlıkları gizlemek için kullanıyor ve akla değil göze hitap ediyor. Elbetteki yaratılan teknoloji etkileyici. Buna karşı çıkmak bence iki ile ikinin dört ettiğini kabul etmemek gibi bir şey. Orijinal bir teknoloji sözkonusu. Tamam, belki herkes bu teknolojiden etkilenmeyebilir ama orijinal. Zaten Cameron da sadece teknoloji için uğraşmış. Titanic'le beraber teknisyen yönü, senarist ve yönetmen yönüne baskın çıkmaya başlamıştı. Titanic'te de klişe bir konu (Yeşilçamvari) teknolojinin desteğiyle izlenir kılınmıştı. Oyunculukları da yabana atmamak gerek. Fakat iki filmde de teknoloji önplana çıkıyor.
Neyse... Filme gelirsek... İlk izleyişte sıkmıyor hatta etkiliyor. Çünkü yaratılan dünyayı daha evvel hiçbir filmde görmemiştik. Teknolojinin orijinalliği seyircinin hikayeye kafa yormasını engelliyor. Fakat ikinci izleyişte maalesef film sıkmaya başlıyor ve aslında teknolojisine rağmen pek bir heybeti kalmıyor filmin. "İş senaryoda başlar ve gene senaryoda biter" düsturunu unutmuş Cameron. Sen ne kadar teknoloji olarak etkileyici şeyler yaratsan da eğer senaryon iyi değilse bir süre sonra insanı sıkacak bir filme imza atmış olursun.
Amerika'yı eleştiriyor film. Ama pek samimi olamıyor maalesef. Spielberg, Scott gibi yönetmenlerin düştüğü hataya düşüyor. Daha evvel Spielberg "Amistad" filminde köleliğe değiniyor ama sonra Amerikan adaletini göğe çıkarıyordu. Yani samimi olamıyordu. Aynı şekilde Ridley Scott'ın 2008 yapımı "Body of Lies" filmi de zaten baştan aşağı yalanlar içeriyordu. Başroldeki Amerikan karakterinin her şeyi kurtarması yönüyle gene pek bir samimi olamıyordu. Cameron'ın filmi de bu klişe ve samimiyetsizliğe gömülmüş. Bir Amerikan askeri, taraf değiştirir ve inanılmaz bir zekayla eldeki kısıtlı askere rağmen savaşı kazandırır. Yani bir yandan Amerika'yı eleştirirken bir yandan da "kurtuluşunuz gene bizden olacak" düsturunu savunuyor film boyunca Cameron. Bir diğer samimiyetsizlikse Na'vi ırkından olan Neytiri'nin Amerikan askeri Jack'e aşık olması. Scott da "Body of Lies"da Iraklı hemşireyi DiCaprio'nun canlandırdığı karaktere yamamıştı. Samimiyetsizlik...
--Artıları: Tabiki ilk başta teknolojisi akla geliyor. Sinemayı değiştirdi mi, çağ atlattı mı gibi sorulara şimdilik "hayır" diyorum ama belli olmaz. Bunun cevabını ancak üzerinden beş yıl geçtikten sonra verebiliriz. Titanic'in sinemaya çağ atlattırmadığı kesin. Ama Terminator'un en azından kurgu olarak bazı şeyleri değiştirdiğini söyleyebiliriz. Avatar'dan sonra gene Avatar teknolojisiyle çekilen Tron filmi teknolojinin diğer yapımcılar tarafından benimsendiğini gösteriyor.
Bir diğer artısı samimiyetsiz olmasına rağmen Amerikan'ın açgözlülüğünü göstermesi. Hurt Locker buna değinmiyor mesela. (birazdan değineceğiz). Oyunculukları da eklemek isterdim ama maalesef oyunculuklar önplanda değil ve iyi de değil. Genel olarak vasat üstü performanslar çıkmış ki Cameron bunu da önemsemiyor zaten. Görüntü ve sanat yönetmenlikleri, efektler, müzikler bir diğer artıları.
--Eksileri: Samimiyetsizlik. Oyuncuların performansları. Senaryo.
Rekorları: Filme öyle bir pazarlama taktiği yapıldı ki Titanic'i geçmemesi anormal olurdu. Bir kere film, 10yıldır bekleniyordu. Çekimler başlamadan başlayacağına dair haberler yapıldı. Başladıktan sonra ara ara fotoğraflar nete düşürüldü. Yönetmenler çağrıldı ve görüşleri aynı şekilde nete verildi. Tahmin edileceği üzere yönetmenler şaşkındı bu teknoloji karşısında. Öve öve bitiremiyorlardı. Sonra kısa teaserlar, fragmanlar yayınlanmaya ve medyaya demeçler verilmeye başlandı. Cameron "Bu film olay olacak, sinemaya çağ atlatacak" gibi söylemlerle filmi pohpohlamaya devam etti. Bir sürü ülkede 15 dakikalık öngösterimler yapıldı. Eh tüm bu şeylerden sonra filmin rekor kırmaması olmazdı. Ama maalesef filmin rekor kırması iyi olduğunu göstermiyor. Umarım ki Cameron, 2.film için daha orijinal bir hikaye bulur ve senaryoyu teknolojiden daha çok önemser. Zira bu şekilde film, çirkin bir kadının makyajlar güzelleştirilmeye çalışılması kadar fiyasko oluyor.
Oscar: Cameron eminim bütün Oscarları alacağını düşünmüştü aday olduğunda. Bu konuda da az politika yapılmadı. Töreni izlerim, severim ama pek de önemsemiyorum bu Oscarlar'ı. Zira bir sürü yönetmen ve oyuncunun hakkı yenilmişti. O yüzden Oscar'ı referans olarak almamak lazım. Neyse... Cameron'un o gün en büyük ödülleri alamaması çok doğru bir karardı. Bir kere daha evvel ödülü almıştı. Ortaya çıkardığı film hemen hemen Titanic'le aynıydı ve rekor ile teknolojisi dışında pek bir artısı yoktu filmin. Ayrıca Akademi'nin sevmediği bir şey yapmıştı: Amerikan politikasını eleştirmişti. Tüm bunlar yönetmen-senaryo ve film ödüllerini kaçırmasına ve 3 ödülle yetinmesine neden oldu. Hurt Locker'ın "Amerikan askerinin, Irak'taki zorlukları" mottosuyla hareket etmesi, ona Oscarı getirdi. Ama bence o da pek hakketmiyordu Oscarı. Fakat karşılaştırırsak Hurt Locker'daki yönetmenlik, Avatar'daki yönetmenlikten çok daha iyi. O yüzden yönetmenliğin Cameron'a gitmemesi yerinde olmuş.
Film gerçekten hakkettiği dallarda ödülü aldı. Zira yukarıda da dediğim gibi sadece teknoloji olarak yaratıcı bir film. Altın Küre'de iki büyük ödülü almasının tek nedeni rekor kırması ve lobinin faaliyetleri diye düşünüyorum.
SÖZÜN ÖZÜ: Filmi izlemek gerek tabiki de. Hem Cameron'un teknolojiyi nereye kadar getirdiğini görmek hem de samimiyetsiz de olsa Amerikan'ın çirkin yüzünü bir de Amerikalı bir yönetmenden izlemek için. Ama hem süresi hem de kolayca tahmin edilebilecek, klişe olay örgüsü nedeniyle üç-dört kere izlenemeyecek bir yapım. En azından benim için öyle. Sinemada iki kez izledim ve ikincisinde uyumak üzereydim. Teknoloji de bir yere kadar. "Senaryoda biter her şey" düsturunu tekrar hatırlatıyorum Cameron'a ve umarım sonraki filmlerinde hikaye ve olay örgüsünü önemser.
3 gün önce vizyona giren Inception gerek eldeki teknolojisi, gerek olay örgüsü, gerek hikayesiyle beni Avatar'dan daha çok heyecanlandırdı. Umarım Akademi onu göz ardı etmez. Çünkü adaylığı (ve ödülleri) Avatar'dan daha çok hakkeden bir yapım çıkmış ortaya
.
Hayat uzaktan bakıldığında trajedidir, yakından bakıldığında komedidir.
Chaplin